Bir Amerikalının Müslümanlık Hakkındaki 23 Sualine
CEVAPLAR

Amerika'nın Utah eyaletinin Salt Lake City şehrinde avukat Rulon S.
Howelles'in islam Dini ve Hıristiyanlığın esasını teşkil eden meseleler
üzerinde Müslümanların diişüncelerini öğrenmek ve bir kitap hazırlamak
maksadı ile islam memleketlerine tevcih ettiği suallere, Maarif Vekaletinin
22 Kasım 1955 gün ve 022/14536 sayılı yazısı üzerine Diyanet işleri Reisliği
Müşavere ve Dini Eserler İnceleme Heyetince hazırlanan cevaplar.
1. ALLAH. (Üstün varlık. Mütevassıt bir müslüman alimin bundan ne anladığını
açıklayın. Aynı zamanda henüz gençlik çağında bulunan bir kimsenin ne
anladığını izah edin?)
CEVAP:1
Müslümanların alimi de, cahili de, genci de, ihtiyarı da Rabü'l-âlemîn olan
Allahu Teala'ya şöyle inanır :
Allahu Teâlâ Var'dır;
Birdir;
Varlığının evveli yoktur;
Varlığmın ahiri yoktur;
Ne kendisi yaratılmışlardan birisine benzer, ne de yaratılmışlar kendisine
benzer;
Varlığı, başka bir varlığa dayanmaz, kendi zatı ile vardır. Varlığı zâtının
iktizâsıdır. Doğmaktan, doğurulmaktan, doğurmaktan baba veya oğul olmaktan,
zaman ve mekanda bulunmaktan münezzeh ve müteâlî olarak mevcuttur.
Hiç bir vâsıtaya muhtaç olmaksızın, Her şeyi bilir;
Her şeyi işitir;
Her şeyi görür.
Mutlak hayat sâhibi'dir; mutlak kudret sahibidir; mutlak irade sâhibidir.
Diler, dilediğim yapar.
Kelam sıfatı ile de muttasıfdır; sese ve harfe muhtaç olmaksızın söyler;
peygamberleri vasıtası ile insanlara kitaplar gönderir ve göndermiştir.
Bu sıfatların zıtları, Allâhu Teâlâ hakkında düşünülmez ve düşünülemez.
Allahu Teâlâ, kainatın şeriksiz ve nazirsiz yaratıcısıdır; yaratan,
yarattıklarını yaşatan, öldüren, sonra yeniden diriltecek olan, iyi kulları
için ni'metler, kötüler için de azab hazırlayan O'dur.
Biz Cenab-ı Hakk'ın âsârından kudret ve azametini, yüksek sıfatlarını
düşünür, zat ve mahiyetinden bahsetmeyiz.
İşte, istisnâsız, her Müslüman'ın Allahu Teâlâ hakkındaki inancı böyledir.
Şu kadar ki, Müslüman'ların ilim sahibi olanları, Allah'a îman mevzuunda
kanaatlerini aklî ve naklî delillerle ispat edebilecek durumdadırlar.
* * *
2. EKÂNÎM-İ SELÂSE. (Buna Hıristiyanların umumiyetle inandığı şekilde
inanıyor musunuz?)
C E VA P : 2
Hıristiyanlar, umumiyetle Teslis'e yani Allah'ın hem üç, hem bir olduguna
inanırlar.
Ekânîm-i Selâse dedikleri bu üçüzlü ilah telakkîsinde ihtilaf etmişlerdir.
Bir kısmı: Allah bir cevherdir ki, kendinin üç uknûmu (üç aslı)
vardır. Biri Baba, biri Oğul, diğeri de Rûhû'l'Kudüs'tür, derler.
Diğer kısmı ise; Uknûm'un biri Allah, biri Meryem, birisi de Îsa olduğunu
söyleyip, Îsa aleyhisselâm'ın Allah'ın oğlu olduğunu kabul ettikten sonra
kendisinde nâsûtî ve lâhûtî iki tabiat bulunduğunu ve bu iki tabiatın da
bir'e inkılâb ederek, Hazret-i Îsa'nın, nâsûtiyyeti ile muhdes ve mahluk bir
insan olduğuna, lâhûtiyyeti ile de Hâlik ve gayr-ı mahlûk, ilah olduğuna
inanırlar.
İşte Hıristiyanların Ekânîm-i Selâse dedikleri bunlardır.
Biz. Müslümanlar ise böyle bir akideyi asla kabul etmeyiz.
Bizim îman ve i'tikad ettiğimiz Allah, birinci suâlin cevabında da
bildirildiği üzere asla teaddüt, tecezzi ve inkısam kabul etmez.
Hıristiyanlıktaki Ekânîm-i Selâse akîdesini kabul etmeyişimizin sebebini
kısaca izah edelim :
Bilinmelidir ki, Müslümanlık, akla büyük bir mevki vermiştir. Bunun için,
Müslümanlığın bütün îman esasları ma'kuldür, yani akla uygundur ve onlarda
akıl ve mantığın kabul etmeyeceği hiç bir esrarlı noktaya rastlanmaz.
Ekânîm-i Selâse akîdesindeki Allah'ın hem üç, hem bir olması ciheti ise
aklen açık bir tenakuz teşkil eder.
Üç uknûmdan birisi sayılan Hazret-i Îsa'nın sonradan dünyaya geldiği kabul
edildiğine göre, kendisi doğmazdan evvel, mevcut kainatın Allah'tan hâlî
bulunması îcab eder. Çünkü Hazret-i isa'nın, Allah'ı teşkil ettiği sanılan
üç uknûmdan birisi olduğuna ve Hazret-i Îsa orada bulunmadıkça ulühiyyet
câmiası da bulunmayacağına göre Hazret-i Îsa doğmadan Allah'ın da
bulunmaması iktiza eder,
Üç uknumdan mürekkep lûhiyyet câmiasınm vücûdu bundan cüz' olan
Hazret-i Îsa'nın bulunmasına muhtaç olması lazım geleceğine göre böyle bir
ihtiyaç aczi ve müstelzimdir. Allahu Teâlâ'nın ise Kaadir-i Mutlak olduğu
müsellem bulunduğundan böyle bir acz ve ihtiyaç bilbedâhe bâtıldır.
Bunun içindir ki, kilise mensublarından bazıları bu Ekânîm-i Selâse'yi bir
Allah'da olan Vücud, Hayat ve ilim sıfatlannın remzi olmak gibi te'vil yolu
na kaçmış olmalarına rağmen bir çokları bunu da reddetmişlerdir.
* * *
3. HAZRET-İ ÎSÂ. (Ulûhiyyetini kabul ediyor musunuz? Dîninizdeki yeri
nedir?)
C E V A P : 3
İkinci suâlin cevâbında da açıklandığı üzere Hıristiyanların i'tikadına
göre: Hazret-i isa, (hâşâ) Allah'ın oğludur ve üç uknûmdan biridir. Beşer
cesedi giyinerek Hazret-i Meryem'den doğmuştur.
Kendisinin yeryüzünde çok ibadet ettiği, bilahare Yahudiler elinde asılarak
öldürüldüğü, öldürülmek istenildiği zaman kaçıp gizlenecek bir yer aradığı,
gizlendiği yerde tutularak asılırken şiddetli teessürler gösterdiği:
«ilâhî, İlâhî, beni niçin terk ettin?» diye Cenab-ı Hakk'a halinden
şikayet ettiği, öldürüldükten sonra da cehenneme inip Hazret-i
Adem ile zürriyetinden olan bütün peygamberleri oradan çıkardığı, üç gün
sonra ölülerin arasından kalkarak göklere çıktığı ve Kaadir-i Mutlak olan
Baba'nın sağ tarafında oturduğu iddia edilmektedir.
Biz Müslümanlar bu iddiaların ve akîdelerin hiç birisine inanmayız. Çünkü
Hazret-i Îsa, Hıristiyanların da i'tiraf ettikleri vechile, bir zaman yok
iken, sonradan Hazret-i Meryem'den doğmuş, süt emmiş, yiyip içmiş, insanlar
arasında çocukluk ve gençlik çağını geçirmiş bir beşerdir. Demek ki
hadistir, mümkündür, mütegayyir'dir.
O halde, hadis olan bir varlık için Kadîmlik,
mümkün olan bir varlık için Vâciblik, mütegayyir olan bir varlık için de
Dâimlik tasavvur edilemez.
Eğer, iddia edildiği gibi, Hazret-i Îsa'da İlahlık olsa idi —Hıristiyanların
dediklerine göre— kavimlerin en zaîfi ve âcizi olan Yahudilerin elinde aciz
kalıp kurtulmak için bir sığınacak yer aramak lüzûmunu duyar mı idi?
Sonra, çok ibadet ettiği söylenilen Hazret-i Îsâ'nın, şayet kendisinde bir
İlahlık vasfı bulunsaydı, bu, Tanrı'nın, kendi kendisine ibâdet etmesi gibi
abes bir hareketi, Tanrı'ya isnâda kalkışmak demek olmaz mı idi?
Hazret-i Îsâ'nın ülûhiyyeti iddia ve öldürüldüğü de kabul edildiğine göre, o
halde ölümünden sonra kainatın devam ve bekaası Tanrısız nasıl mümkün
olabilmiştir?
Hazret-i Îsâ'nın Allah'ın oğlu Sıfatı ile Baba'nın (Allah'ın)
sağ tarafında oturduğu iddia olunduğuna göre, bu da kendisinin Allah'tan
ayrı bir varlık olduğunu kabul ve aynı zamanda Allah'a da bir mekan ve cihet
isnad etmek demek değil midir?...
Eğer Hazret-i İsa'ya Tanrı'lık atfı incil'lerde görülen Peder ta'birinden
ileri geliyorsa, bu ta'bir hakîkî ma'nada olmayıp, mâlik ve hâfız
ma'nasındadır. Bunu hakîkî ma'naya almak yanlış yola sapmak demektir.
incil'lerde Cenab-ı Hakk'ın yalnız Hazret-i Îsâ'nın değil, insanların da
pederi olduğu yazılmakta ve nitekim Matta İncili'nde şöyle denilmektedir :
-
«Ne mübarektir sulh ediciler, zira onlara evladu'llah tesmiye
olunacaktır.» (Beşinci Bab, 9 uncu fıkra
«Tâ ki, semâvatta olan Pederinizin evlâdı olasınız. Zira kendi güneşini
fenalar ile iyilerin üzerine doğdurur. Hem salih ve fasık kimselerin
iizerine yağmur yağdırır.» (Beşinci Bab, 45 inci fıkra.)
Eğer pederlik, oğulluk, Hazret-i Îsâ hakkında hakîkî ma'nada ise, insanlar
hakkında da, hakîkî ma'nadadır. O halde, diğer insanlar dahi Allah'ın
oğulları olmaları lazım gelir. Oğulluğun Hazret-i Îsâ'ya hasr olunmasında
bir münâsebet görülemez,
Eğer Pederlik, sâir insanlar hakkında mecaz. ise, Hazret-i Îsâ hakkında da.
mecâz olmak icabeder.
Hazret-i Îsâ'nın kendisinden önce gelen peygamberler gibi bir
peygamberden başka bir insan olmadığı Matta İncil'indeki şu
fıkralardan da açıkça anlaşılmaktadır :
«Ve Orşelim'e girdiğinde, bu kimdir? diyerek bütün şehir tahrik olundu.
Halk dahi; bu Celil'de vâki' Nâsıret'den olan Îsâ peygamberdir, dediler.»
(Matta 21 inci Bab, 10 ve 11 inci fıkralar).
«Ve onu Haça gerdikten sonra elbisesini kur'a atarak taksim ettiler. Tâ
ki. Peygamberin; elbisemi aralarında taksim edip kaftanım üzerine kur'a
attılar, diye buyurduğu kelam itmam oluna.» (27 nci Bab, 35 inci fıkra).
«Ve vâki' oldu ki. İsa bu temsilleri bitirdikten sonra oradan hareketle
kendi vatanına geldikte, sinagoglannda onlara tâlim ederdi. Şöyle ki onlar
hayran olup bu hikmet ve mu'cizeler Buna neredendir?»
«İmdi 0'na bunun cümlesi neredendir? diyerek O'nun hakkında sürçerler
idi. Fakat Îsâ onlara;
'Bir peygamber kendi vatanından ve kendi hanesinden gayrı yerde
i'tibarsız değildir, dedi. Ve orada onların îmansızlıkları sebebiyle çok
mu'cizat icra etmedi.» (Matta 13 üncü Bab; 53, 54, 57 ve 58 inci fıkralar).
Biz Müslümanların Hazret-i Îsâ hakkındaki i'tikadımıza gelince:
Hazret-i Îsâ, ancak peygamberlik mertebesine haiz mümtaz bir beşerdir.
Anadan, babasız ve hârikulâde olarak, Allah'ın «Kün!» emri ile doğmuş
olması kendisinin ilâhlık vasfını haiz bulunmasını asla istilzam etmez. Bu
belki Allahu Teala'nın bütün tabiat ve hilkat üzerinde hakim bulunan kudret
ve iradesinin azametine delalet eder. Nitekim Hıristiyanlarca da kabul
olunduğu veçhile, Hazret-i Adem, hem babasız, hem anasız yaratılmıştır.
Daha önceki peygamberler gibi, Hazret-i Îsâ' ya da Allah
tarafından peygamberliğini te'yid için, hastaları ilaçsız iyi etmek ve hattâ
Allah'ın izni ile, ölüleri diriltmek gibi mû'cizeler verilmiş ve kendisine
ilahî emir ve nehiyleri bildiren ve tebdil ve tahrife uğramıyan hakîkî
İncil ayetleri dahi vahy edilmiştir.
Hazret-i Îsâ, kendisinden önce gelen bütün peygamberleri ve ezcümle Hazret-i
Mûsâ'yı ve O'na verilmiş olan Tevrat'ı tasdik ettiği gibi,
kendisinden sonra gelecek olan. Âhir Zaman Peygamberi, Hazret-i Muhammed
Aleyhisselam'ı da tebşir ve tasdik etmiştir.
Hazret-i Îsâ, kavmine: «Allâhu Teâlâ benim de Rabbim, sizin de
Rabbinizdir. Yalnız O'na ibâdet edin; en doğru yol budur» demiş ve,
helal ve haram olan şeyleri bildirmiştir. Kendisinin ilâhlık ile ve ilâhi
oğul'luk ile hiç bir münâsebeti yoktur. Hazret-i Îsâ, kendisine ve
validesine yapılan bu çeşit isnadlardan âhirette Cenab-ı Hakk'ın manevi
huzûrunda şiddetle teberri edecek ve bunların ancak sonradan uydurulmuş kuru
bir isnad ve iftirâdan ibâret bulunduğunu söyleyecektir.
İşte biz Müslümanların Hazret-i Îsâ hakkındaki nakle ve akle dayanan
inancımız bundan ibarettir.
* * *
4. RÛHU'L-KUDÜS. (Ekânîm-i Selâse'ye inananlar için Rûhu'l-Kudüs «Üç» ten
biridir, Sizin dininizde buna benzer bir şey var mıdır?)
C E V A P : 4
Üçüncü suâlin cevabında da yazıldığı üzere Hıristiyanlar Rûhu'l-Kudüs'ün
Allah ile zat bakımından bir olduğunu onun Allah'tan (Baba'dan) çıkıp
Îsâ'nın cesedine hulûl ile birleşmiş bulunduğunu iddia edegelmişlerdir.
Müslümanlık inancına göre ise, Allahu Teâlâ ne zâtında, ne de sıfatlarında
asla şerik kabul etmeyen tek ve müteâl bir Vâcibü'l-Vücüd olduğundan,
herhangi bir varlığı O'na eş ve ortak saymağa imkan yoktur.
Müslümanlık Allah'a ibadet ederken, ibâdete karışacak riyâyı bile Tevhîd'e
aykırı görmüş ve bunu gizli şirklerden saymıştır. Binaenaleyh Müslümanlıkta,
Hıristiyanların i'tikad ettikleri gibi, bir Rûhu'l-Kudüs mevcut
değildir.
Ancak, Allahu Teala'nın halk edip Hazret-i Âdem'den itibaren, peygamberler
de dahil olmak üzere, bütün insanlara nefh eylediği beşerî ruhlardan başka
peygamberlere ilâhî vahyi tebliğ eden ve Rûhul' - Kudüs denilen bir meleğin
varlığına da inanırız.
Şu halde, ruhlar da ve Rûhul'-Kudüs de mahlukdurlar. Hiç bir şâibe ile
lekelenmek ihtimali olmayan, her emniyete şâyan, mukaddes, tertemiz ruh
demek olan
Rûhu'l-Kudüs, Büyük meleklerden biridir. Ona Er-Rûhu'1-Emîn de denilir.
Nasıl ki, kuvvet ve kudreti bakımından kendisine, C e b r â i l, günahtan ve
beşerî vasıflardan âri bulunduğu için de Rûhu'l-Kudüs, denilmiştir.
Hazret-i Îsâ'nın rûhunu, Hazret-i Meryem'e nefha mc'mur olunan .Cebrail
aleyhisselâm'dır.
Bu Rûhü'l-Kudüs'le te'yid olunan yalnız Hazret-i îsâ değildir. Resûl'i Ekrem
Muhammed Mustafa Sallallâhü aleyhi ve sellem .Efendimi'e de Kur'ân-ı Kerîm'i
Rabbü'l-Âlemîn'in emri ile bu Rûhu'l-Kudüs indirmiştir.
Binâenaleyh şâir mahlûklar gibi bir mahlûk olan R û h u ' l - K u d ü s ' ü
Allah'ın zâtından bir parça saymayı, nasıl imkân dâiresinden uzak görürsek
onu bir beşer olan Haz r e t - i Îsâ'nın varlığına bürünmüş saymayı da o
derece yersiz ve mânâsız buluruz.
İşte biz Müslümanların Rûhu'l-Kudüs hakkındaki inancımız bundan ibarettir,
5. SÜNÛHAT. (Tanrı veya semâvat ile dünyâdaki insanlar arasında şimdi
veya her hangi bir zamanda yapılan irtibat. Eski zamanlarda olduğu gibi
bugün de doğrudan doğruya sünûhat vâki oluyor mu?)
C E V A P : 5
Sünûhat ile zihne def'aten gelen ve Hads "intiııtion" denilen bir duygu kasd
ediliyorsa bu, her
şahısta ve her zaman vâkidir. Bunda dînî bir mâhiyet düşünülemez.
Sühûnat ile, ilham kasd ediliyorsa bu, eski zamanlarda olduğu gibi, bugün
de, yarın da vâki olabilir.
Nitekim Peygamberimiz'den önceki peygamberler zamanında bâzı sâlih kulların
kalblerine Allah tarafından, peygamberlerin tebliğ buyurduğu şeriat ve
hükümlere muvafık olmak şartı ile bâzı ulvî mazmun ve ma'nalar vüdur ettiği
gibi Peygamberimizin ümmetinden bâzılarına da aynı şartlar dâiresinde, gerek
bundan evvel ve gerek şimdi böyle mazmun ve ma'nalar vürûd etmiştir ve
edebilir.
Sünûhat ile, Allâh'dan gelen Vahiy murad ediliyorsa bu, Cenâb-ı Hakk'ın dînî
hükümlerini, insanlar arasından seçtiği peygamberlerine Melek vâsıtası ile
veya başka bir sûretle tebliğ ve telkin buyurması demektir ki, Vahy'in ilk
Hazret-i Âdem'e sonuncusu da Âhir Zaman Peygamberi olan Hazret-i Muhammed
aleyhisselâm'a vaki olmuş ve ilâhî Vahy kapısı Peygamberimiz ile ebediyen
kapanmıştır. Peygamberimizden sonra artık herhangi bir kimseye Vahiy gelmesi
mümkün olmadığından Peygamberlik mev'ud Mesihlik ve Vahiy yolu ile ilâhî ve
Semâvi irtibat gibi iddialar da bâtıl ve mesnedsizdir; kuru bir da'vâdan
ibarettir.
* * *
6. CENNET VE CEHENNEM. (Elle tutulur belirli yerler midir, yoksa bir
düşünce hâli midir? Cennet ile cehennemin hakikaten mevcut yerler olduğuna
mı yoksa ceza ve mükâfat «şartları olduğuna mı inanıyorsunuz? Bir kimse
ölümünden önce kendisinin veya hayatta bulunan başka bir kimsenin her hangi
bir hareketi ile günahlarından kurtulabilir mi?)
C E V A P : 6
Biz Müslümanların inancına göre Cennet ve Cehennem elle tutulur, maddeten
belirli yerlerdir. Nerede bulunduğu Allah tarafından bildirilmemiş olmakla
beraber bunlar halen mevcuttur.
Cennet, Allâhu Teâlâ'ya şerik koşmaksızın îman ve ibâdet eden ve Allah'ın
bütün emirlerini tutub, sakınınız dediği şeylerden sakınan ve her ne sebeple
olursa olsun Allah'ın afvıne nail insanların iyiliklerinin mükâfatını
görecekleri ebedî saadet yurdudur.
Cehennem ise Allah'ı tanımayan veya Allah'a îman ve ibâdette şerik koşan,
Allah'ın emirlerini yerine getirmeyen insanların kötülüklerinin cezasını
çekecekleri azap yeridir.
Yoksa, Cennet ve Cehennem, yapılan herhangi bir iyilik ve kötülükten dolayı
vicdanen huzur veya azap duymak demek olmadığı gibi mevhum bir mükâfat ve
cezâ şartı da değildir.
Kâinatın yaratıcısı olan Allah'ın, mutlak adalet sahibi olduğu muhakkaktır.
Adalet ise, bir şeyin lâyık ve müstahik bulunduğu hâle konulması demektir.
Bu da mükâfat ve mücâzâta taalluk eder. Binâenaleyh cisim ile ruhtan
mürekkeb olan insanların şu rriadde âleminde işledikleri her iyiliğin veya
kö
tülüğün karşılığını dünyâda görmedikleri, tecrübe ve müşahede ile sabit
olduğuna göre, bunun, her hak sahibine hakkının verileceği ve İlâhî adaletin
tamamiyle tecellî edeceği bir âhiret âlemine, bir umûmî muhasebe ve ceza
gününe bırakıldığı bedihî, binnetice Cennet ve Cehennem'in aklen de kabul ve
teslimi zaruridir.
İslâm akidesine göre hiç bir şahıs başkasının günâhını yüklenemeyeceği gibi
hiç bir kimse de başkasının günâhını bağışlama veya bağışlatma salâhiyeti
mevcud değildir. Herkes ancak işlediğinden kendisi mes'uldür.
Şu var ki, günahkâr bir insanın dünyâda iken günâhının uhrevî cezasından
kurtulması için bir takım çâreler vardır.
Eğer işlenilen günah Cenâb-ı Hakk'a karşı işlenmişse o günahtan dolayı
şiddetli nedamet ve pişmanlık duymak ve bir daha işlememek azrni ile ona
tevbe etmek ve afv için de Allah'a yalvarmak lâzımdır.
Fakat işlediği bu günah, Namaz, Oruç, Zekât ve Hac gibi ibâdetlerin terk
edilmesi suretiyle vuku bulmuş ise, bunlara dâir yapacağı tevbeler yukarıda
zikredilen şartlar (nedamet, azim ve af dileme) ile beraber terk ettiği
ibâdetleri kaza etmek suretiyle yerine getirmekle de mukayyeddir.
Bununla beraber köprü ve çeşme yaptırma gibi umûmun menfaatlerine yarayan ve
sadaka-i cariyeden sayılan işleri sağlığında işlerse, dinimizde, bunların,
günâha keffâret olacağı da bildirilmiştir.
Eğer işlenilmiş olan günah, herhangi bir şahsın hakkında tecavüz ise, o
günâhın işlenmesinden tövbe etmekle beraber, uhrevî cezasından alâkalı şahıs
ile veya ölmüşse veresesiyle helâlleşmek suretiyle kurtulmak mümkün
olabilir.
Binâenaleyh
Müslümanlıkta
bir kimsenin herhangi
bir din adamı önünde günâhını itiraf etmesi,
kendisini günâhından temizleyemeyeceği
gibi, Allah nâmına günah bağışlama salâhiyeti de hiç bir kimseye
verilmemiştir.
Şu kadar ki, Cenâb-ı Hak tarafından Âhirette Resul-i Ekrem Efendimize
ve şâir peygamberlere ve onlara ittibâ eden evliyâ-yı kiram'a
günahkârlar hakkında şefaat edebilmek müsaadesi ihsan buyrulacağına
inanırız.
Günahlarından dolayı tevbe etmeden ölen bir Müslüman için, hayatta bulunan
akrabası veya herhangi bir din kardeşi
tarafından dua edilir,
onun günahına keffâret olmak ve
sevabı ona bağışlanmak üzere sadaka verilir, onun nâmına hayır ve hasenat
yapılırsa, Allah'ın afvına mazhar olması umulabilir. Fakat Cenâb-ı Hak o
müslümanı dilerse afv eder, dilerse günahı nisbetinde ta'zîb ve te'dib
eder.
* * *
7. BU DÜNYAYA GELMEDEN EVVELKİ HAYAT. (Bir ferdin yer yüzündeki
hayalından önce her hangi bir şekil içindeki hayatı. Kim böyle bir hayata
sahih olmuştur? Eğer olan varsa, kadere inanıyor musunuz? İnsan ruhu muayyen
bir vücuda girmeden önce her hangi bir varlığa mâlik midir? Bir insan ne
yaparsa yapsın eceli gelmeden ölmeyeceğine inanıyor musunuz?)
CEVAP:7
Biz Müslümanlar, ruh ile cisimden mürekkep bulunun
her ferdin madde âlemi olan dünyaya gelmeden önceki hayatı ruhi
olup cismâni olmadığına ve
ruhların
da
cisimlerden
önce
yaratılmış
bulunduğuna inanırız.
İnsan idrâki, ruhun hakikat ve mâhiyetini kavrayabilecek
bir
kabiliyette
olmadığı için ruhanî hayatında
ne şekilde ve nerede cereyan ettiği
dinimizde açıklanmamıştır. Onun için
«Ruh» un mâhiyetini Allah'ın
ilmine
havale ederiz.
Bununla beraber yakıynen
inanırız
ki,
Allâhu Teâlâ'nın emri ve takdiri veçhile her
insanın ruhu
yalnız. kendi bedenine
taallûk
eder.
. Bedenî vazifesi sona
erince o ruh
Allah'ın ta’yin
buyurduğu yere gider ve başka bir
cisme hulul etmez.
Müslümanlık, Hindiler'de ve Câhiliyyet Devri Arapların'da görüldüğü üzere
ruhların, doğup duran insan ve hayvanların
bedenlerine dâimi
surette
ve
lâalettâyin
girip
çıkmakta
bulunmaları gibi
bir
Tenasüh
inancına
asla yer vermediği gibi
Hazret-i Îsâ'nın ruhu
hakkında bir nevi tenâsüha kayan
Hıristiyan
akidesine de inanmayız.
Biz. Müslümanlar
ruhların
bedenden
ayrıldıktan
sonra tekrar hayatta
bulunanların
hissedemeyecekleri
bir
mâhiyette aynı bedene
taallûk
edip
bir
takım
sorgulara maruz. kalacağına inandığımız
gibi,
dünyâdaki
amellerine
göre dünyâ
ile
âhiret
arası
olan
bir âlemde kıyamete kadar kabir
âlemine mahsus bir nevi ceza veya
mükâfat göreceklerine de inanırız
Kader hakkındaki
inancımıza gelince; Allâhu
Teâlâ'nın bütün olacak şeylerin olmadan önce, ne
zaman olacağını, nerede olacağını, nasıl olacağını,
en ince taraflarına varıncaya kadar bilip, onları
olacakları
şekillere göre Ezel'de tâyin ve takdir buyurmasına
«Kaza» ve bu olacak şeylerin Allâhu Teâlâ'nın, Ezel'de takdir ve
tâyin ettiği zamanı gelince mukadder şekle uygun olarak halk ve îcad
buyurmasına da «Kader» denir. Bunun aksine kail olanlar da vardır. Nitekim
:
Müslümanlık’da Kader ve
Kazâ'nın her ikisinin
bir manâya alınarak
yukarıda tafsil edilen hususların
Ezel'de tâyin ve takdir buyrulması şeklinde tarif edildiği de vardır.
Binâenaleyh biz
Müslümanlar kâinattaki her hâdisenin Cenâb-ı hakk'ın ilim ve
iradesiyle, Kaza ve Kaderiyle vücûda
geldiğine inanırız.
Bununla beraber, insanların mükellef ve mesul oldukları bir takım işlerde,
sa'y ve hareketin de bir hisse ve alâkası vardır.
Cenâb-ı Hak insanlara bu hususta bir irâde ve kudret vermiş ve bu iki
kudreti insanların işleyecekleri
işlerini takdir ve yaratmada sebeb-i adî kılmıştır.
Müslümanlık'da insanların bir işi işlemeyi veya
işlememeyi tercih edebilme meleke ve
kabiliyetlerine «Külli irâde» denir.
Kudret de, insanın
yapacağı için her cüz'ü meydana gelirken insanda hâsıl olan
kuvvet'dir.
İnsanın, kudret denilen
kuvvetini
istimal
ederken
işlemek veya işlememek .melekesi plan
külli
iradesini iki şıktan birine sarf
ve tercih etmesine de irâde-i cüz'iyye ve kesb, ve Allah tarafından o işin
bilfiil meydana getirilmesine de halk ve îcad denir.
O halde bir iş kesb bakımından insana, îcad ve yaratmak bakımından da
Cenâb-ı Hakk'a râcîdir.
İşte Cenâb-ı Hakk insanları bu cüz'î irâdelerinde serbest bırakmış
olduğundan İlâhî kaza ve kaderini onların cüz’î irâde ve ihtiyarlarına
raptetmiştir. Bunun içindir 'ki insanların işleri,
biraz evvel de denildiği
gibi, takdir ve halk edilmiş olmak yönünden Allah'a, tercih ve
kesb etme yönünden de insanlara râcî bulunmuştur.
O halde insanlar yaptıkları işleri mecburî olarak
yapmadıkları gibi yaptıklarının da yaratıcısı kendileri değildir.
Ecel:
Ölümün vakti, Allâhu
Teâlâ tarafından takdir ve tâyin buyurulan
zaman, demektir.
Her hangi
bir
suretle ölen veya
öldürülen
kimsenin kendi eceliyle
öldüğüne inanırız.
Ecel gelmeden
ölünmeyeceği gibi, ecel geldikten sonra da kalınamaz.
Çünkü Cenâb-ı Hakk
kullarının
ecellerini
daha
onlar dünyâya gelmeden önce, Ezelde
takdir
ve tâyin buyurmuştur.
Bununla
beraber hayâtımızın ne zaman
ve şekilde sona
ereceğini
bilmediğimiz
için her
türlü
tehlikelerden
sakınmakla memur ve
mükellef
bulunduğumuz gibi bu hususta
gerek şahsımıza ve gerek başkalarma karşı olan kötü irade ve hareket
lerimizden dolayı da mes'ülüz.
Binaenaleyh kendisini veya başkasmı öldüren kimse emr-i ilahîye muhalefet
ederek cüz*î iradesini kötüye kullanmış olduğundan dünya ve ahirette
cezaya müstahik olur.
* * *
8. BU HAYATIN MAKSADI. (Bu dünyadaki hayatımız için dîninizin gösterdiği
gaye.)
CEVAP: 8
Gaye bir işi işlemeden evvel o işten ne gibi neticeler husüle geleceğini
düşünmek ve tasarlamaktır. Buna: Illet-i Gaaiyye ve Garaz da denir.
Bu düşünce evvelce zihinde bulunmayan bir işi ve akibetini zihinde
tasarlamak demektir ki, insanlara has kılınan ve bilgisizlik ifade eden bu
hal ve şan, alîm olan Allahu Teala hakkında asla tasavvur olunamaz.
Binaenaleyh insanlara izâfe edilen işde gaye, AIlah'a izafe edilen işde
de hikmet aranır.
Dünyaya getirilişimizde de Allahu Teala'nın bir garaz ve gayesi değil, fakat
hikmeti vardır.
Biz Müslümanlar kainatta hiç bir şeyin boş yere yaratılmadığına, bilakis her
şeyde Allah'ın bir hikmeti bulunduğuna ve bütün kainatın insana müsahhar ve
insanın menfaatine elverişli bir durumda yaratıldığına inandığımız gibi bu
kadar şerefli bir mevkie yükseltilen insanın da; Rabbü'l-Alemin olan bir
Allah'a her türlü eksiklik şaibelerinden ârî, hâlis bir îman ile
ibadet etmek, a h î r z a m an peygamberi vasıtası ile tebliğ buyrulan emir
ve nehiyler dâhiresinde hareket etmek ve hayatta meşru şekilde çalışıp
kazanmak ve sıhhat ve hayatını tehlikeden korumak ve herkes hakkında daima
iyilik düşünmek gibi bir takım vazifelerle mükellef bulunduğuna ve namzet
bulunduğu ahirct saadetine liyâkatini de ancak bu vazifeleri yerine getirmek
suretiyle isbat edebileceğine inanırız.
* * *
9. ÖLÜMDEN SONRAKİ HAYAT, (insanlar bu dünyadaki şekillerini muhafaza
edecekler mi? Öldükten sonra hayat nerede devam edecek? Dîninize göre,
Mahşer gününde insanlar ne hal ve şekilde bulunacaklardır? Hususi bir vücuda
mı sahip olacaklar, yoksa başka bir maddeye mi girecekler?)
C E V A P : ?
Müslümanlık'ta bir insan öldükten sonra ferdî
hüviyetini ancak rûhî olarak taşıyacaktır. Ve fakat kabre konduğunda, ruhu
cesedine taalluk ederek bir takım sorguya çekildikten sonra cesedi «ba's» e
kadar toprak olarak kalacakdır. Ve ruhu da dünyadaki ameline göre bir nevi
mükafat veya mücâzat görecektir.
Müslümanlıkta îmanlı olanlar Mahşer'de insânî hüviyetleriylc bütün
güz.elliklerini muhafaza edeceklerdir. imansızlar ise başka bir maddeye
girmeyip aynı insani hüviyetleri ile Mahşer'de bulunacaklar ise de şekilleri
korkunç ve çirkin hale girecektir. Bu suretle, Mahşeride görecekleri
muamelelerdcn sonra, imanlılar Cennet'de ve imansızlar Cehennemde ebedî yer
alıp dünyadaki hüviyetleri ile birbirlerini tanıyacaklardır.
*
10. doğru ŞEKİLDE İBADET
EDEBİLMEK ÎÇÎN HUSUSÎ BÎR TEŞEKKÜLE VEYA GRUBA DAHÎL OLMAK LAZIM MIDIR? (Bu
hayatta kurtulmak «necat bulmak» için ne yapmak lazımdır? Dininizin
akidelerine göre yaşamayan bir insan ne olur? Bu dünyada mı ceza görür? Eğer
bu dünyada ceza görmezse öldükten sonra cezalandırılır mı?)
11. MÜSLÜMAN OLMAYANLARIN DURUMU. (Sizin inandıklarınıza inanmayanların
durumu. Müslümanlığa inanmayanların bu dünyada veya ahirette kayıpları ve
zararları, dîninize göre, nelerdir?)
C E V A P : 10 ve 11
Allah'a ibadet îmanla mukayyeddir.
Bir insan Cenab-ı Hakk'ın Varlığını, Birliğini, kudret ve azametini bütün
kemal sıfatlariyle beraber kendi kendine anlayıp icmâlen îman edebileceğinin
aklen imkânı kabul olunabilirse de Allah'a ibadet bahis mevzuu olunca
mutlaka ilahî ta'lîme ihtiyaç vardır.
İşte bu ta'lîm Müslümanlık'da kemâlini bulmuş, İslamiyet gerek îman ve gerek
ibadet usûlünü bütün teferruatiyle tesbit ve takrir etmiştir.
A) Müslümanlığın îman esasları :
1 — Bütün kemal sıfatları dairesinde Allah'a,
2 — Allah'ın Meleklerine,
3 — Allah'ın peygamberlenne vahiy ile kitaplar indirdiğine,
4 — Allah'ın insanlara gönderdiği peygamberlere,
5 — Ahiret gününe,
6 — Kader'e, hayır ve şer her şeyin yaratıcısı Allahu Teâlâ olduğuna,
öldükten sonra dirilmeye şeksiz ve şübhesiz îman ve i'tikad etmek ve bunları
dil ilc de söylemek.
B) Müslümanlığın ibadet esasları :
l — Allah'dan başka İlah olmadığına ve Hazret-i Muhammed
Aleyhisselam'ın Allah'ın Resulü olduğuna şehadet etmek,
2—Namaz kılmak,
3 — Zekat vermek,
4 — Hacc etmek,
5 — Ramazan orucunu tutmak,
Bunlar Bir Müslüman'ın müslümanlığının alametleridir.
Farz olan beş vakit Namaz tek başına da, bir îmam'a uyularak da kılınabilir.
Cemaat ile kılmakta büyük sevab ve fazilet vardır. Cum'a ve Bayram namazları
câmiden ve câmi ittihaz olunan yerlerden başka yerde imamsız ve cemaatsiz
kılınmaz.
Zekat ve Oruç şahsen îfâ edilen mâlî ve bedenî birer ibadettir.
Hac, hali vakti yerinde bulunan ve şartlarını câm'i olan
müslürnanların ömürlerinde bir def'a, muayyen zamanda, Mekke'de muayyen
mekanda, muayyen şartlar dâiresinde îfâ edecekleri bir ibâdettir.
Bütün bu ibadetlerin kabulü için her hangi bir teşekküle veya gruba dahil
olmak îcâbetmez ise de, bu ibadetleri dînimizin ta'rif ettiği şekilde
yapabilmek için onları Öğrenmek ve doğru bir şekilde îfâ etmek zarûreti
vardır.
Bunun içindir ki, Müslümanlığın dînî ve dünyevî bütün hükümlerini
Kur'an-ı Kerîm ile Peygamberimiz'in Hadîslerinden istihraç ve tesbitte
gösterdikleri şâyân-ı hayret muvaffakiyet ve ihtisaslarından dolayı Müslüman
din alimleri arasında Mezhep İmamları olarak: Hanefî, Şafiî, Ma1ikî, Hanbelî
diye anılan ve îman ve ibadet esaslarınıda aralannda herhangi bir ihtilaf
bulunmayan dört büyük zattan birisinin bu husustaki dînî anlayışına tâbi'
olmakta ve dinde onun öğreticiliğini kabul etmekte kolaylık ve fayda
mülâhaza oluna gelmiştir.
Allah'ın Kitabını, Resülullâh'ın Hadîslerini bu Mezhep imamları kadar
anlamak kudretinde bulunan bir Müslüman için, bu Mezheb îmamlarından birine
tâbi' olmak ihtiyacı bahis mevzuu değil ise de, anlayışı ne kadar kuvvetli
olursa olsun bu dört büyük İmamın anlayışından daha anlayışlı ve bütün
ictihad şartlarına haiz bir şahsın ortaya çıktığı görülmediğinden
Müslümanlar bu dört büyük Mezhebten her hangi birine bağlı kalmışlardır.
Bu hayatta necat bulmak için ne yapmak lazım geleceği soruluyor.
Biz Müslümanlar dünya ve ahiret saadet ve selametini ancak Allah'ın ve
Resülullâh'ın hayat verici emirlerine tâbi olmakta buluruz.
Allâhü Teâlâ dünyevî ve uhrevî kurtuluş yollarını insanlara
gönderdiği peygamberleri vasıtası ile göstermiştir.
Binaenaleyh Allah'a ve Allah'ın en son gönderdiği Ahir Zaman Peygamberi
Muhammed Aleyhisselam'a inanan ve O'nun: Yapınız, dediği şeyleri yapan ve
yapmayınız, dediği şeylerden sakınan ve insanlara muamelesinde doğru hareket
eden bir kimse için bu hayatta da, ahiret hayatında da felah ve necat
muhakkaktır.
Dinimizin akîdelerine göre yaşamayan bir insanın ne olacağı meselesine
gelince :
Eğer bir kimse yukarıda sıralanan îman esaslarına şüphesiz olarak inanır ve
kabul eder, Namaz'ın, Zekat'ın, Hacc'ın ve Oruc'un Allahü Teala tarafından
emir olunduğunu, Allah ve Peygamberimiz tarafından bildirilen her
şeyin hak ve gerçek olduğunu kabul ve tasdik eder de bunların îcabını yerine
getirmekte ihmal gösterirse, dînimizde o kimse günahkar bir mü'min ve
müslüman sayılır.
Allah'ın afvine nail olamazsa, ahiret'de bu ihmâlinin cezasını çektikten
sonra îmânı sebebiyle Cennete girer; dünyada da maddî ve manevi bazı
felâketlere uğraması mümkündür.
Fakat Müslümanlığın yukarıdaki esaslarından velev bir tanesini veya herhangi
bir farzı inkar veyahut Allah'ın haram kıldığını helal i'tikat eden kimsenin
Müslümanlık dışında kaldığına da biz Müslümanlar kanaat ve hükmederiz.
İslam Dîninden bu şekilde çıkan veya dünyada islam câmiasına dâhil olmak
istemeyen kimsenin ahiret'de sonu gelmeyen bir azaba uğrayacağına ve
böylelerinin dünyada dahi maddî ve manevi ba'zı felaketlere uğramalarının
mümkün bulunduğuna inanırız.
Binaenaleyh Hazret-i Adem'den itibaren bütün peygamberlerin tebliğ
buyurdukları dînin aslı Müslümanlık olduğuna ve Peygamberimiz vasıtası ile
tebliğ buyrulan Müslümanlığın ise, kendisinden önce insanlar tarafından
yapılmış olan tahrifâtı izale ve dîni aslî şekline irca' eylediğine ve
kıyamete kadar bütün beşeriyetin dünyevî ve uhrevî saadetlerini sağlayan
mütemmim ve mükemmil hükümleri de muhtevi bulunduğuna göre dünyada ve
ahirette selamet manasına gelen Müslümanlığa inanmayanların dünya ve
ahiretteki şahsî kayıplarının ve zararlarının neler olabileceğini de akl-ı
selim sahiplerinin takdir ve tahminlerine bırakırız.
* * *
12. İNSANIN ALLAH İLE VE ÜLÛHİYETLE MÜNASEBETİ. (Fi'lî veya nisbî bir
yakınlık var mıdır? Her ferd bu dünyadaki hayatına başlarken yaratılıyor
mu?)
CEVAP: 12
İnsan Allah'ın şerefli bir mahlûku ve kuludur. Allah'a karşı kulluk
vazifesini yerine getiren her
insan Allah yanındaki şerefini yükseltmiş Allah'a
ma'nen yaklaşmış olur.
Ancak bu yaklaşmanın en üstün derecesi kendilerine tahsis buyrulan
mertebeleri itibarı ile Allahu Zü'1-Celâl'in her şekle girebilecek
kabiliyette yarattığı Melâike-yi kiram ile, insanlara gönderdiği
Peygamberlere ve Peygamberlerin ümmetlerinden olan Velîlerine
bahşolunmuştur.
Cenab-ı Hak maddîlikten münezzeh olduğundan bu yaklaşma ma'nevi olarak vahiy
ve ilham suretleri ile kendilerine vukubulan tecelliyat-ı İlâhiyedir.
Cismânî ve maddî değildir.
işte Müslümanlık Allah ile kul arasındaki ma'kul münasebetleri akla ve nakle
dayanarak bu suretle en kafi şekilde tesbit ve tayin ettiğinden insan'ın
Allah'a bu suretlerin dışında herhangi bir suret ve şekilde fi'lî ve nisbî
bir yakınlığı kabul edilemez.
Her şeyin tek yaratıcısı olan Allah, insanı da maddî unsurlardan, evvelâ ana
rahminde bir damla su, sonra o suyu bir kan pıhtısı haline getirmek, sonra
onu bir et parçası yapmak ve et parçasını kemiklere kalb etmek ve kemiklerin
üzerine et giydirmek ve en sonunda onu bir insan yavrusu olarak tasvir ve
önceden yarattığı rûhunu onun mini mini bedenine nefheylemek ve muayyen
zamanı gelince onu annesinden doğurtmak suretiyle dünyaya getirdi ğine gene
akla ve nakle dayanarak inanır da bunun dışında akla ve nakle uymayan akîde
ve nazariyeleri reddederiz.
*
13. BA'SÜ BA'DE'L-MEVT. (Bir insan Öldükten sonra ferd olarak ne oluyor?
Aile bağlılıkları olacak mı? Ne şekil alacağımıza inanıyorsunuz? Her ferd
geçmiş ameli hakkında kime hesap verecektir?)
C E V A P : 13
insanların ölümlerinden tekrar dirilecekleri güne kadar, bulundukları aleme
Müslümanlık'ta Kabir alemi denir, yani Berzah alemi.
Kıyametten i'tibaren devam edecek olan ebedî hayata da Ahiret hayatı denir.
Biz Müslümanların bu husustaki inancımız şöyledir :
Her insanın ölümünü müteakip, ruhu cesedine taalluk edecek, Münker, Nekir
adında iki Melek gelip, ona: Rabbin Peygamberin kim, dînin, kitabın nedir?
diye soracak, muvafık cevab verenlerin yerleri manen ve ruhen birer
cennet bahçesi olacaktır.
Cevap veremeyenler ise, tafsîli din kitaplarımızda beyan olunan şiddetli ve
ahiret'e kadar devam edecek olan bir sıkıntı içinde kalacaklardır.
Ahiret'de ise herkes dünya'da işlediği amel ve hareketlerinden yalnız
Cenabı Hakk'a hesap verecek, hiç bir kimsenin en küçük bir iyiliği ve
kötülüğü karşılıksız kalmayacaktır.
Neticede insanlar amel ve îmanlarına göre Cennet veya Cehennem'de yer
alıp. Cennet ehli birbirlerini tanıyacaklar ve ailevî nisbet ve
irtibatlarını devam ettireceklerdir.
* * *
14. DÎNİNİZE GİREBİLMEK İÇİN NE YAPMAK LÂZIMDIR? (Müslüman olmayan bir
kimse Müslüman olmak için ne yapmalıdır? Dîninizde kadın da erkekle aynı
haklara sahip midir? Değilse kadının durumu nedir?)
C E V A P : 14
islam dîni insan fıtratına, akl-ı selîme uygun yegâne ilahi din ve bütün
peygamberlerin tebliğ eyledikleri dînin mükemmel ve mütemmim bir şekli
olduğundan her akl-ı selîm sahibi, bu mübarek dînin Kitabını ve onu bütün
beşeriyete tebliğ buyuran Ahir Zaman Peygamberinin Hadîslerini (Sözlerini,
işleri ve hallerini) tetkik edip onuncu sualin cevabında sıralanan îman ve
ibâdet esaslarını kendisi bilfiil okuyup bilmekle veya bir ilim adamı
tarafından kendisine bildirilmekle tasdik ve ikrar edecek olursa Müslüman
olur. Dünyada Müslüman muamelesine tâbi' tutulur.
Müslümanlığa girebilmek için başkaca dînî bir merâsime ihtiyaç yoktur.
Müslümanlık kadını, cemiyetin yarısı sayar, onu fıtratının ve hayattaki
vazîfelerinin gerektirdiği haller müstesna olmak üzere hemen her şeyde
erkekle müsâvî tutar.
Müslümanlık kadının erkekle olan münasebetlerini yardımlaşma Ve müsâvât
esası üzere tanzim etmiştir.
Erkeklerin meşru sûrette kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi kadınların da
erkekler üzerinde hakları vardır. Şu kadar ki, erkekler aile reisi
mevkiindedirler.
Müslümanlık kadına saadet ve itmi'nan sağlayan ve onun halkolunduğu vazifeyi
hakkıyla eda edebilmesine yarayan bir takım hak ve vazifeleri erkeğe; aile
nizamının ve içtimâî esasların yerleşmesi için de erkekleri için kadınlar
üzerine bir takım hak ve
. vazifeler farz kılmıştır.
Müslümanlık dîni vazifelerin îfasında erkeği ve kadını bir tutmuş, dînî ve
içtimaî hayatta kadınların haklarını tanımış, kendilerinin âhirette erkekler
gibi mükafatlandırılacaklarını da va'd etmiştir.
Müslümanlık kadını; kız ana ve zevcelik hallerinde her birisinde beklediği
takdîr, riâyet ve adâletin son derecesine kadar tatmin etmiştir.
Müslümanlık, uhrevî saadet yurdu olan Cennet'in, anaların ayağı altında
bulunduğunu bildirmek suretiyle anneliğin kadrini ve şerefini en
yüksek dereceye çıkarmıştır.
Kız çocuğunu hor ve hakir görmeyi veya onların helâkine sebep olmayı
menetmiş ve bu gibi kötü hareketleri takbih etmiştir.
Müslümanlık kadına hayat hakkı, nafaka hakkı, kocasından veya ebeveyninden
veya akrabasından mîras hakkı tanımıştır,
Müslümanlıktan evvel, istenildiği kadar kadın almak serbest iken, erkeklerin
böyle sayısız kadınlara sahip olması gibi bir âdeti ortadan kaldırmayı
istihdaf eden İslam Dîni büyük ve önüne geçilmez zaruretler haline münhasır
kalmak şartı ile bir erkeğin en çok dörde kadar evlenmesine cevaz vermiş ise
de bunu gayet ağır ve adeta tahakkuku imkansız şartlara bağlayarak bir
kadınla iktifa edilmesini aile saadeti için esas tutmuştur.
Müslümanlık kadına îcâbında boşanmayı talep etme hakkını verdiği gibi nikah
akd edilirken boşama hakkının erkeğin elinde değil de kadının elinde
bulunmasını şart koşabilme hakkını da bahşetmiştir.
Müslümanlık kadını yemek pişirmek, çamaşır yıkamak ve sair ev işlerini
görmeye icbar etmediği gibi, kendi çocuğunu, süt anneyi emmemezlik etmedikçe
bizzat emzirmeye de mecbur tutmamıştır. Eğer kadın bunları yaparsa,
mürüvveten veya hüsn-i muaşereti te'mînen yapmış olur.
Müslümanlık kadına, âdâbına riayet etmek şartı ile, ticaret ve sanatla da
meşgul olmaya îcâbında askerlikteki yardım hizmetlerini îfâ etmeye de
müsaade etmiştir.
* * *
15. HAYIR VE ŞER. (Menşei. Hakîkî tesirler midir, yoksa psikolojik bir
zihin hali midir, Bu iki tabir üzerinde İslâm dîni ne der?)
CEVAP: 15
Biz Müslümanların akîdesine göre «Hayır», insanlar için maddî ve manevî
fâidesi olan, «Şer» de. zarârı bulunan şeydir.
Bir şeyin Hayır veya Şer oluşu haddi zâtında ise de hassaten ilahî emrin
veya nehyin taalluk edişi de onu te'yid etmiş ve mâhiyetlerini bize
bildirmiştir. Yani o şeyin bu vasıfları alması fıtrî mahiyeti îcâbı
olduğundan, o vasıflar (beşerin mükellefiyetinden kat-ı nazarla) yalnız
aklen idrak edilebilecek durumda iseler de, ilahî emir veya nehyin taalluk
edişi, yani. dînin o şey'in hayır veya şer olduğunu beyan ve hükmedişi, o
şey'in mahiyetini bize bildirmiş oluyor da hayrın hasen ve şerrin kabih
olduğunu aklımızla idrak etmiş ve dînin emir ve nehyetmesiyle de
muktezalarını îfa ile mükellef olmuş bulunuyoruz.
Müslümanlık şunu da kaydeder ki, bazı şerlerin şer olma sı bize göredir.
Mâhiyetleri bakımından hakîkî sayılan bazı şerlerin maddî veya ma'nevî birer
müvâzene ve dolayısiyle hayır amili oldukları görüldüğü gibi, ferdler
hakkında zararlı gibi görünen bazı şeylerde de çok zaman umumu ilgilendiren
bir menfaat bulunduğu görülür.
Bu böyle olduğu gibi, bazan ferdin hayrına olan bir şeyin umumu
zararlandırdığı da görülür.
Kezâ bazan kendimiz hakkında hayır sandığımız bir şeyin, şer ve şer
sandığımız bir şeyin de, bazan hayır getirdiği vâkidir.
Binaenaleyh şerden kaçınmakla beraber, bir felaket ve zarara uğranıldığında
da ye'se ve fütûra düşmemek îcâbeder.
Biz Müslümanlar hayr'ın da şerr'in de yaratıcısı Allahu Teala olduğuna ve
Allahu Teala'nın imkan dairesinde bulunan her şeyi yarattığına, fakat
kendisinin hayra rızâsı olup, şerre rızâsı bulunmadığına, hayır ve şer,
irade ve kesb bakımından insana; vücuda getirilmiş olması bakımından da
Allahu Teala'ya râci' olduğuna inanırız.
Şüphe yok ki şerri işlemekle, şerri yaratmak bir değidir.
İnsanın irâdesine taalluk eden bir şer yaratıcısı olan Allah için abes
teşkil etmez; musavvir-i hakîkî güzeli de çirkini de tasvir eder.
Cenab-ı Hakk, hayrı da şerri de; insanların kullanmakta serbest bulundukları
cüz'î irade ve kesbleri ile mukayyed olarak yaratmış olduğu içindir ki,
insanlar hayır işlerinden dolayı mükafata, şer işlerinden dolayı da mücâzâta
müstahik bulunmuşlardır.
Binaenaleyh Müslümanlık hayır ve şerri, sadece psikolojik zihnî bir hal
olarak kabul etmez.
* * *
16. CAMİLER NASIL FİNANSE EDİLİR? (Teberrular, kısmen Devlet tarafından
yapılan yardımlar v.s. İslâmiyetin hakim bulunduğu veya müslümanların
ekseriyette olduğu yerlerde, câmi ve mescid inşâsı veya bakımı için millî
veya mahallî vergiler var mıdır?)
C EV A P : 16
Müslümanlıkta temiz olmak şartı ile bütün yer yüzü Müslümanlar için ibâdet
mahallidir.
Cami ve mescitler Müslümanların birbirleri ile tanışmak ve kaynaşmak,
Allah'a topluca ibadet ve niyazda bulunmak gibi ulvî gayelerle te'sis
edilmiş ve Cuma ve Bayram namazları ile beş vakit namazın cemaatle kılınması
için tahsis olunmuş mübârek yerlerdir.
Nerde ve ne zaman olursa olsun, Müslümanlardan zengin olanlar, servetleri
ile ve zengin olmayanlar da bedeni mesaîleri ile Cami, ve mescitlerin yapım
ve bakımlarına katılmayı dînî bir vazîfe saydıkları gibi hali vakti yerinde
olan zenginlerden ve devlet ricâlinden ve hükümdarlardan müstakilen câmiler
yaptınp, tahsis ettikleri vakıflarla da onların bakımlarını sağlayanlar pek
çoktur.
Bugün de cami inşâsını ve bakımını müstakilen deruhte etmek hamiyyetini
gösteren Müslümanlara sık sık rastlanmaktadır.
Türkiye'deki câmi ve mescidler durumları ve idâreleri bakımından şu
kısımlara ayrılırlar :
A) Bakımı Vakıflar Umum Müdürlüğüne ait olanlar,
B) Bakımı vakfın mütevellîsine ait olanlar,
C) Bakımı câmi derneklerine ait olanlar, Ç) Bakımı mahalle halkına âit
olanlar,
D) Bakımı köylüye âit olanlar.
A grubuna dâhil câmi ve mecsidlerin müstahdemlerinin aylıkları Devlet
teşkilâtına dâhil olan Diyanet işleri Reisliğince tavsiye edilir.
B grublarına tâbi' olanların masrafları Vakıflar Umum Müdürlüğünün
mürâkabesine tabi' olarak mütevellisi tarafından, vakıfların gelirinden
tevsiye edilir.
C grubuna dahil olanların masrafları, aylık aidatla, teberrüler ve çeşitli
gelirlerden tesviye edilir.
Ç ve D grublarına dahil olanların masrafları da mahalle ve köy halkı
tarafından salma suretiyle karşılanır.
İnşâ ve ta'mîrine Vakıflar Umum Müdürlüğünce az çok bir yardım yapılır.
* * *
17. MUKADDES YAZILAR. (Dîninizde. menşei mukaddes, ilâhî veya fevkalbeşer
telakkî edilen yazı ve kitaplar.)
C E V A P : 17
Müslümanların mukaddes kitabı Kur'an-ı Kerîm'dir. Allah Kelamı olan Kur'an-ı
Kerîm, Cebrail Aleyhisselâm vasıtasiyle, Peygamberimiz Muhammed
Aleyhisselam'a Arapça olarak, vahy ve inzal buyurulmuş ve Resûlü Ekrem'e hiç
unutulmamak, hafızasından silinmemek üzere okutulmuş, lafzı da ma'nası da
ilahî olan i'cazkar bir kitaptır.
Kur'an-ı Kerîm'in lafzı da ma'nası da doğrudan doğruya Allahu Teala'nın
vahyidir.
Allâhu Teâlâ onun eşsizliğini ve mu'cizeliğini bizzat beyan ve ilan
buyurduğu gibi hiç bir tağyir, tahrif ve tebdil edilemiyeceğini ve yine
bizzat hıfz-ı emanetine aldığım da tekeffül etmiştir.
Bu keyfiyet vâkıalarla da tahakkuk etmiş bulunmaktadır.
Dînimizde ikinci derecede mukaddes kitabımız olan Peygamberimiz'in
sözlerini, işlerini tasviblerini bildiren hadis kitabları'dır.
Peygamberimiz'i her hususta örnek tuttuğumuz ve muktedâ-bih tanıdığımız için
onun
Hadisleri, Sünneti de biz Müslümanlar için büyük bir kudsiyet taşımaktadır.
* * *
18. İLÂHÎ OTORİTE. (Dînî ayinler icrası için ilahî bîr otoriteye ihtiyaç
var mıdır?)
C E V A P : 18
Her Müslüman, beş vakit Namazla, Oruç, Hac, Zekat gibi ibabetleri ilahî bir
otoritenin ve dînî selâhiyete haiz herhangi bir şahsın delâletine lüzum
olmadan kendi başına îfâ eder.
Ancak cemaatla kılınması îcâbeden Cuma ve Bayram namazları ile beş vakit
namaz câmide cemaatla kılındığı takdirde bu namazları vazîfelendirilmiş
olanlar kıldırırlar.
Beş vakit namazın topluca kılınması için, farzlar edâ edilirken, varsa
vazifeli imamlar, yoksa imamlık yapabilecek bir Müslümana uyulur. Fakat
bunların ilim ve faziletten gayrı bir imtiyazları yoktur.
* * *
19. DÎNİNİZDE BUGÜNKÜ LİDERLİK. (Böyle bir liderlik kabul ediliyor mu?
Kimler tarafından kabul ediliyor? Liderinize verilen ünvan nedir?)
C E V A P : 19
Bütün Müslümanlar dînî rehber olarak en başta, islam Dînini beşeriyete
tebliğ buyuran Âhir Zaman Peygamberi Hazreti Muhammed Aleyhisselâm'ı
tanırlar.
O'nun tebligatını ve ta'lim ve neşr vazifesini ifâ etmiş bulunan Ashabına
ve büyük islam alimlerine saygı gösterirler.
Binaenaleyh Müslümanlık'ta Papalık gibi bir dînî liderlik tanınmamıştır.
Devletçe tayin edilip öteden beri dînî vazifelerde istihdam olunan me'murlar
şunlardır :
A) imam ve Hatibler : Cami ve mescitlerde Cuma ve Bayram namazları ile
vakit namazlarının kıldırırlar.
B) Vâizler : Cami ve mescitlerde Müslümanlara ibâdet ve akâide âid va'z u
nasihatte bulunurlar.
C) Müftüler : Her vilayet ve kazada dînî teşkilâtı idare ederler ve şahıslar
veya dâireler tarafından sorulacak din meseleleri cevablandırırlar.
D) Diyanet işleri Reisi : Türkiye'deki bütün İslâmî teşkilatın umumî müdürü
ve mercii olmak üzere Başvekil tarafından intihab ve Reisicumhur tarafından
tayin olunur.
* * *
20. MU'CİZELER. (İnsanlar ve milletler arasında fevkalbeşer olaylar. Eski
zamanlarda olan mu'cizelerle mukayesesi.)
CEVAP: 20
Mu'cize peygamberlerin, peygamberliklerini te'yid için Allah'ın izniyle
gösterdikleri hârikulâde hâdiselerdir.
Mu'cize, Allahu Teala'nın kendi eseri olan kainatta ve kainatta cârî bulunan
kanun ve nizamlar üzerinde istediği gibi tasarrufa kaadir bulunduğunu
ve ilâhî kudret ve irade karşısında herkesin ve herşeyin aciz olduğunu ifade
eder.
Müslümanlık, zâhirî sebepleri, âlemin nizâmını ve âdî illet ve
maslahatlarını kabul etmekle beraber, bu sebep ve illetlerin fevkinde
onların hepsine hâkim bulunan ilahî kudret ve iradeye inanmayı da emreder.
Ve ilâhî irade bu kâinatı ve nizamlarını idare eder.
İşte mu'cize de bu ilâhi irâdenin başka bir sünnet ve Âdet-i
İlâhiyyesi olarak eseridir.
Çünkü, ilâhî irâdenin cârî âdetler ve zâhir sebeb ve illetler dâiresinde
görülmekte olan tecelliyâtı, bu ilâhî irâdenin tam vaktinde zuhur eden
tecelliyâtı demektir.
Fakat ilâhî irâde bazan da vâsıtasız ve maddî sebepsiz olarak ölülerin
dirilmesi, kamerin bölünmesi ve parmaklardan ve kuru taşlardan suların
fışkırması ve cansız eşyâdan seslerin gelmesi gibi tecellî eder de bu
hâdiselerin gördüğümüz ve bildiğimiz cârî kanunlarla ve zâhirî sebeplerle
îzâh edilmesi güç olur.
Zâten mu'cizeliği de bu güçlüğünden ileri gelmektedir.
Mu'cize haddi zâtında aklen mümkün bir nizâmın ve âdetin kezâ mümkün olan
diğer bir nizam ve âdetle li-hikmetin ve maslahatın tebdilinden ibaret bir
harikuladedir.
Tabiî kanunların ittıradına ve bilinen ve tecrübe edilen hadiselerin ma'lüm
olan seyir ve cereyanların da halen bir ihtilâfa rastlanmamasına bakılarak
bunların asla değişmez ve değiştirilemez olduklarına hükmetmek
kudret-i İlâhiyenin şümûlünü ve mâhiyyetini anlamamak demektir.
Tabiat kanunları için vâciblik ve zarûrîlik olmadığını anlamayan akl-ı selîm
sâhibi kalmamıştır. Belki bunlarda imkânlık vardır; îcâbında değişebilir. Bu
değişme ise mücerred tesâdüf veya galat-ı tabiat demekle izah edilemez. Onun
için peygamberlik ancak bu mucize ile sâbit olmuş ve peygambersiz din
olmadığı gibi, mucizesiz de peygamber bulunmamıştır.
Mûcizeler, Allah'ın izni ve irâdesi ile sâir peygamberler gibi
Peygamberimiz tarafından da gösterilmiş ve O'ndan sonra bu kapı
kapanmıştır.
Şu kadar ki, Peygamberimiz'in ümmetinden olup ibadet ve istikametleri
ile Allah'a manen yaklaşan evliyadan da peygamberimize izâfeten ba'zı
harikulâdeliklerin |